Gerek İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve sünnet, gerekse sahih dinî gelenek, tarih boyunca Müslümanların yeni ve değişen şartlara intibakının ve bu yöndeki dinamizminin imkânı ve kaynağı olduğu gibi, aynı
zamanda değişim rüzgârının dinin ana çizgisini tahrip edip buharlaştı
rmasını önleyici bir role de sahip olmuştur.
İslam’ın ana kaynaklarının ihtiva ettiği apaçık bilgi ve çağrı tarih boyunca
Müslüman toplumların geleneğini, kültür ve medeniyetini, aile
yapısını, bireysel ve sosyal hayatını yakından etkileyen, hatta belirleyen
bir role sahip olmuş, bu bilgi ve çağrının yorumu ve güncelleştirilmesi
de dönemlere, içinde bulunulan şartlara ve sahip olunan kültürel
birikimlere göre belli farklılıklar gösterebilmiştir. Bu nedenle ilk dönemden
itibaren İslam toplumlarında Müslümanlar arasında metinleri
anlama, yorumlama ve aynı metinden farklı anlamlar üretme faaliyeti
hiç eksik olmamış, daha Peygamber Efendimizin zamanından itibaren
Müslümanlar aynı hadiseye, aynı lafza farklı farklı anlamlar yükleyebilmişlerdir.
Ancak, bu farklılık birbirinden uç, birbirinden çok uzak noktada yorumlar da olmamıştır. Kur’an ve sünnet metinlerinin toplayıcılığı, metinlerin anlam çerçevesinin bağlayıcılığı ile Müslümanların ortak
sağduyusu, metinler etrafında yapılan yorumların belli bir çerçeve içinde
kalmasını sağlamış ve bu farklılıkların birbirleriyle çelişen uç noktalara
gitmesini engellemiştir.
İslam’ın günümüze kadar korunarak gelen ana kaynaklarının çizdiği
din çerçevesi çok belirgin olduğundan, Müslüman toplumların tarihsel
süreçte ulaştığı farklı yorumlar ve yaşayış biçimleri hep İslam içi zenginlikler
olarak kalmış, bu, dinin ana çizgisini tarihin ve yerel kültürün
istilasına uğramaktan korumuştur.
Yaşadığımız toplumsal hayat, sürekli bir değişiklik göstermektedir.
Sosyal bilimciler hep “Değişmeyen bir şey varsa, o da hayatın sürekli
değiştiği gerçeğidir.” kaidesini ifade ederler. Nitekim sosyal yapılar,
aile hayatı, şehirleşme hayatı, şehirleşme hayatının şartları, ihtiyaçları
değişmektedir. Özellikle çağımızda ekonomik ilişkiler, teknolojik gelişmelere
de dayalı olarak çok ciddi ölçüde değişmiştir. Teknoloji ve tıp
artık günümüzde tahminlerin ötesinde yeni imkânlara doğru koşmakta
ve bütün bunların her biri doğrudan olmasa bile dolaylı şekilde bizim
Müslümanlığı nasıl anladığımızı ve İslamî değerleri bu değişen
şartlar içerisinde nasıl korumamız gerektiğini öyle veya böyle ilgilendirmektedir.
Bu alanlardaki gelişme ve değişim elbette dinî problem değildir. Ancak “Biz bütün bu değişen şartlar içerisinde İslam’ın genel
veya özel prensiplerini, ilkelerini, değerlerini ve kendi dindarlığımızı,
kendi dinî hassasiyetlerimizi nasıl koruyabiliriz veya şekillendirebiliriz?”
sorusunu sormak suretiyle, bu gelişim ve değişimlerin ortaya çıkardı-
ğı yeni durum ve imkânların dinî hayata bir etkisinin olup olmadığını izlemek
ve varsa tartışmak zorundayız.
Bu çerçevede İslam’ın tarihsel ve gündelik gerçekliğinden hareketle,
toplumsal sorunlar karşısında dinin aslına uygun yeni bilgiler ve çözüm yolları üretmek, temel İslam kaynaklarından yola çıkarak güncel
sorunlara dair ikna edici çözümler ortaya koymak ve yeni metodolojiler
geliştirmek, her şeyin hızla değiştiği günümüzde zaruri bir hâldir.
Kaynak:
Prof Dr Ali Bardakoğlu
Diyanet Dergisi - Sayı: 223